Dijital eğitim hayatımıza hızla girdi ve artık neredeyse her öğrencinin cebinde ya da masasındaki ekranda kendine yer buldu. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; tek tıkla kaynaklara erişmek, online derslere katılmak, forumlarda fikir alışverişi yapmak mümkün. Ancak bu hızlı dönüşüm, beraberinde sessiz ama derin bir soruyu da getiriyor: Bu kadar yoğun dijital etkileşim, öğrencilerin zihinsel dayanıklılığını nasıl etkiliyor? Yapılan yeni nöropedagojik araştırmalar, dijital öğrenmenin hem büyük fırsatlar sunduğunu hem de ciddi bilişsel ve duygusal zorluklar barındırdığını gösteriyor.
Üniversitelerde yürütülen çalışmalarda, öğrencilerin büyük bir kısmı dijital öğrenme ortamlarında geleneksel eğitime kıyasla daha fazla zihinsel ve duygusal yük hissettiklerini ifade ediyor. Ukrayna’da yapılan bir araştırmada öğrencilerin yüzde 80’i dijital derslerin bilişsel yükünü daha yüksek bulduğunu belirtti. Bunun nedeni sadece bilgi miktarının artması değil; aynı zamanda ekranlar üzerinden gelen yoğun görsel-işitsel uyaranların beyni sürekli tetikte tutması. Nöropedagojik bulgulara göre, beyin bilgiyi en iyi belirli bir yapı, düzenli bir ritim ve sakin bir algı ortamında işler. Oysa çevrim içi platformlar çoğu zaman tam tersini yapıyor: Farklı pencerelerden akan bildirimler, video konferanslar, ani içerik geçişleri beynin odaklanma sistemini bölüyor. Bu durum uzun vadede “clip bilinci” denilen, parçalı ve yüzeysel düşünme biçimini teşvik ediyor.
Buna ek olarak, dijital dünyanın 7/24 erişilebilir olması biyolojik ritimleri de bozuyor. Akşam saatlerinde ekran başında kalmak, uyku düzenini sağlayan melatonin hormonunun salgılanmasını baskılıyor. Bu da derin uykunun azalmasına, hafıza pekiştirme süreçlerinin aksamasına ve dikkat süresinin kısalmasına yol açıyor. Bir başka sorun da motivasyon yapısında görülüyor. Dijital ortamlar hızlı sonuç alma, “beğeni” veya puan toplama gibi anlık ödüllere dayalı bir öğrenme kültürü yaratıyor. Bu da öğrencileri derin ve uzun vadeli öğrenme hedeflerinden uzaklaştırıp anlık tatmine yönlendirebiliyor.

Tüm bu zorluklara rağmen dijital öğrenmenin potansiyeli de göz ardı edilemez. Öğrenme platformları, öğrencilerin hızına ve bilişsel düzeyine göre içerik sunarak zorlanma noktalarını tespit edebiliyor. Örneğin, bir öğrencinin dikkat seviyesi düştüğünde sistem içeriği sadeleştirip öğrenme hızını ayarlayabiliyor. Ayrıca, oyunlaştırma teknikleri ve çevrim içi destek grupları sosyal bağ kurmayı kolaylaştırarak öğrencilerin yalnızlık hissini azaltıyor ve öğrenmeye daha motive olmalarını sağlıyor.
Dijital öğrenme ortamlarının daha sağlıklı hale gelebilmesi için araştırmacılar birkaç temel öneride bulunuyor. Öncelikle, içerik sunumunun yapısı sadeleştirilmeli, bilgi akışı dengelenmeli ve öğrencilerin dikkat ritmine uygun zamanlamalar oluşturulmalı. Çalışma ve dinlenme periyotlarının dijital takvimlerle düzenlenmesi, öğrencilerin hem performansını hem de ruh sağlığını korumaya yardımcı oluyor. Ayrıca, öğrencilerin kendi dikkat ve stres düzeylerini tanıyıp yönetmelerine yardımcı olacak bilişsel öz-düzenleme eğitimleri ve nöropsikolojik dayanıklılık kurslarının yükseköğretim kurumlarında yaygınlaştırılması öneriliyor.
Tüm bu veriler gösteriyor ki, Asıl mesele, bu teknolojileri nasıl kullandığımızda yatıyor. Eğer dijital ortamları nöropsikolojik prensiplere uygun şekilde yeniden tasarlayabilirsek, hem öğrenmenin kalitesini artırmak hem de öğrencilerin zihinsel sağlığını korumak mümkün. Eğitimciler, öğrenciler ve geliştiriciler olarak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Öğrenme sürecini hızlandıran araçlar mı inşa ediyoruz, yoksa dikkati parçalayan, zihinsel yorgunluğu artıran sistemler mi? Geleceğin eğitim dünyasını şekillendirecek olan, bu soruya vereceğimiz cevabın ta kendisi olacak.
YAZAR:SAİD NİHAT ÖNAL

Bir yanıt yazın