Bence hepimiz o “hayalet titreşim” sendromunu en az bir kez yaşamışızdır. Telefonumuz aslında çalmadığı halde titreştiğini hissederiz. Ya da hiçbir bildirim gelmediğini bilsek de elimiz dakikada bir ekrana gider. Okuduğum kaynaklara göre, bu bir tesadüf değil. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında iletişimden kaçınmak imkânsız. Özellikle 2000’li yıllardan sonra internet ve dijital araçlar hayatımıza o kadar yoğun girdi ki, onlarsız bir anı düşünemez olduk. Ancak fikrimce, bu süreçte yaptığımız en büyük hata, bu cihazları “nötr” birer araç sanmamızdı. Okuduğum bir araştırma, bu teknolojilerin aslında nötr olmadığını , aksine “belirli bir şekilde, uzun bir süre kullanım amacı ile üretildiğini” ve bunun da biz farkında olmadan bağımlılığa zemin hazırladığını vurguluyor. Yani o telefon, sadece biz istediğimizde kullandığımız bir alet değil; o da bizim onu kullanmamızı isteyen bir mekanizmaya sahip.
Peki, bunu nasıl başarıyorlar? Cevap, beynimizin ödül mekanizmasında gizli. Okuduğum bir makaleye göre , dijital araçlarla uğraşmak, özellikle sosyal medya etkileşimleri, beynimizde “dopamin” adı verilen bir kimyasalın salgılanmasına yol açıyor. Bu dopamin, bize anlık bir “haz” duygusu veriyor ve beyin, bu hazzı yeniden yaşamak için bizi o davranışa (telefona bakmaya) itiyor. O “yenilemek için aşağı çekme” hareketi, sonu gelmeyen “sonsuz kaydırma” (infinite scroll) özelliği veya gelen “beğeni” bildirimleri, tam da bu dopamin döngüsünü tetiklemek, yani bizi bağımlı kılmak için tasarlanmış. Okuduğum kaynaklar, bu yoğun kullanımın artık “dijital hastalıklar” olarak tanımlanan yeni kaygı bozukluklarına dönüştüğünü gösteriyor. Artık “Nomofobi” (cep telefonundan ayrı kalma korkusu) , “Netlessfobi” (internetsiz kalma korkusu) veya en yaygını “FOMO” (gelişmeleri kaçırma korkusu) gibi modern çağın getirdiği psikolojik sorunlarla boğuşuyoruz. Bence işin en endişe verici boyutu, bu durumun en savunmasız kitle olan çocuklar üzerindeki etkisi. Öğretmenlerle yapılan bir araştırma, bu konuda çarpıcı bir vaka çalışması sunuyor. Öğretmenler, dijital bağımlılık geliştiren öğrencilerde gözlemledikleri en belirgin problem davranışın “Agresif ve saldırgan davranışlar” olduğunu belirtiyor. Bu çocuklarda ayrıca “dikkat eksikliği ve odaklanamama” , sosyal arkadaşlıklarda zayıflama ve hatta “göz kontağı kuramama” gibi temel iletişim bozuklukları gözlemleniyor. Fikrimce en acı olanı, öğretmenlerin bu durumun temel nedenlerinden birini, ebeveynlerin çocukları susturmak veya oyalamak için küçük yaşlarda ellerine tablet veya telefon vermesi olarak görmesi.

Peki, çaresiz miyiz? Fişi tamamen çekip teknolojiden uzak bir hayata dönmek çoğumuz için mümkün değil. Okuduğum kaynaklara göre çözüm, radikal bir kaçışta değil, bilinçli bir farkındalıkta yatıyor. Bu noktada karşımıza “dijital minimalizm” felsefesi çıkıyor. Dijital minimalizm, teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmayı değil, onu “fayda sağladığı ölçüde” , bilinçli ve amaçlı kullanmayı öneren bir yaşam tarzı. Yani, “boş vaktimizi” dijital mecralarda öldürmek yerine, hangi aracın hayatımıza gerçekten “değer” kattığını sorgulamamızı istiyor. Bence, dijital bağımlılığın üstesinden gelmek için okuduğum makalelerde önerilen şu adımları atabiliriz: İlk olarak, öğretmenlerin de vurguladığı en önemli çözüm yolu: “Sınır koymak”. Dijital araçların kullanımına zaman sınırlaması getirmek. İkincisi, dijital dünyadan çaldığımız zamanı gerçek dünyaya yatırmak. Yani, açık hava etkinliklerine, spora, sanata veya kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırmak. Ve fikrimce panzehir niteliğinde olan son adım: Aile içi ve toplumsal iletişimi güçlendirmek. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakarak sohbet etmek. Belki de dijital dünyaya bu kadar bağlanmamızın nedeni, gerçek dünyayla bağımızın zayıflamasıdır. Çözüm, o ekranı kapatıp hayata yeniden bağlanmaktır.
Biricik, Z. (2022). DİJİTAL BAĞIMLILIKLAR VE DİJİTAL BAĞIMLILIKLARDAN KURTULMA YOLU OLARAK DİJİTAL MİNİMALİZM. Turkish Online Journal of Design Art and Communication, 12(3), 897-912.
Ergin Çağatay, H. H. (2024). Teknoloji ve İnternetin Getirisi Olarak Dijital Bağımlılık. Bitlis Eren Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2(2), 146-158.
