Kategori: Eğitimde Yapay Zekâ ve Etik

  • Oyunlaştırma: Her Yerde Puan, Peki Kaybettiğimiz Ne?

    Oyunlaştırma: Her Yerde Puan, Peki Kaybettiğimiz Ne?

    Oyunlaştırma: Her Yerde Puan, Peki Kaybettiğimiz Ne?


    Son yıllarda hayatımızın her köşesi bir skor tablosuna, bir görev listesine dönüştü. Sabah koşu uygulamamızdaki rozetlerden, iş yerindeki eğitim platformundaki liderlik panolarına kadar, oyunlaştırma denen bu sihirli değnek, bizi daha motive, daha üretken kılma vaadiyle her şeyi bir oyuna çevirdi. Bir an durup sormak gerek: Bir görevi sadece bir puan kazanmak için yaptığımızda, bu gerçekten motivasyon mu, yoksa beynimizi kandıran geçici bir ödül sistemi mi? Fikrimce, oyunlaştırma hem modern eğitimin ve iş hayatının en parlak ışığı hem de içsel öğrenme tutkumuzu söndürebilecek tehlikeli bir kibrit alevi. İşte bu yazıda, okuduğum kaynaklara göre, bu ikilemin kalbine, yani puan, rozet, liderlik panosu (PBL) mekaniklerinin içsel motivasyonla nasıl çatıştığına odaklanacağım.


    Oyunlaştırmanın faydaları inkâr edilemez bir başarı hikâyesi sunuyor. Akademik çalışmalar, oyunlaştırmanın öğrencilerin ve çalışanların motivasyon düzeyleri üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. Örneğin, Bilgi ve Belge Yönetimi öğrencileri üzerinde yapılan bir vaka çalışmasında, oyunlaştırılmış ders planının genel motivasyonu artırmada başarılı olduğu ve faydalı bir eğitim yöntemi olduğu ortaya konmuştur. Kurumlar açısından bakıldığında da, çalışanların oyun deneyimine katılım arzusu taşıması, örgütsel öğrenme kapasitesinin artmasında olumlu bir aracı etki yaratmaktadır. Bence bu durum, oyunun doğasındaki eğlence, anlık geri bildirim ve ilerleme hissinin, sıkıcı veya zorlu öğrenme süreçlerini dahi daha katlanılabilir ve ilgi çekici hale getirmesinden kaynaklanıyor. Oyunlaştırma, özellikle dikkat dağınıklığı sorunu yaşayan yeni nesil dijital yerlilerin ilgisini çekmek için etkili bir yöntem olarak görülmektedir.
    Ancak bu madalyonun karanlık bir yüzü var. Fikrimce, bu karanlık yüz, oyunlaştırmayı sadece puan, rozet ve sanal para gibi yüzeysel, dışsal ödüllere indirgeyen tasarımlardan doğuyor. Okuduğum kaynaklara göre, bu yüzeysel mekanikler, yani geleneksel “puanlama” sistemleri, başlangıçta katılımı sağlasa da, kişinin o aktiviteyi yapma nedenini dışsal bir ödüle kaydırarak, asıl öğrenme hazzını (içsel motivasyonu) zamanla eritebilir. En kritik sorun, yöneticilerin veya eğitimcilerin oyunlaştırmayı zorunlu bir sistem olarak dayatmasıdır. Araştırmalar bu yaklaşımın, sistemin başarısı için en hayati koşul olan gönüllü katılımı yani kabul arzusunu kaçınılmaz olarak ihlal ettiğini göstermektedir. Bir çalışmaya katılma arzusu olmadan, verilen puan veya rozet sadece bir zorunluluğu yerine getirme aracı haline gelir, bu da çalışanların veya öğrencilerin sisteme olan bağlılığını azaltır. Yani, puan kazanmak için yapılan bir ödev, o konuyu anlama merakının önüne geçtiğinde, oyunlaştırma kendi kendini baltalamış olur. Bu noktada, tasarımların basitçe “puan topla” demek yerine, özerklik, ustalık ve amaç gibi daha derin içsel güdüleri hedefleyen, daha karmaşık yapıları kullanması büyük önem taşımaktadır.
    Sonuç olarak, oyunlaştırma teknolojisi eğitimden iş hayatına kadar her alanda devrim yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bence, bu potansiyeli tam olarak gerçekleştirmek için, artık sadece skor tablolarına ve renkli rozetlere odaklanmayı bırakmalıyız. Fikrimce, asıl başarımız, bir zorunluluk olarak dayatılan değil, kişinin bizzat katılmayı arzu ettiği deneyimler yaratmakla mümkün olacaktır. Okuyucu olarak size düşen en büyük görev ise, karşınıza çıkan her oyunlaştırılmış sistemde kendinize şu soruyu sormaktır: “Bunu bir puan için mi yapıyorum, yoksa bu süreçten gerçekten keyif alıp, bir şeyler öğreniyor muyum?” Geleceğin öğrenme ve çalışma ortamları, sadece dışsal ödüllere değil, bizim içsel kabul arzumuza hitap etmek zorundadır. Bu nedenle, daha derin, daha anlamlı oyunlaştırma tasarımlarını talep etmeli ve bu yönde aksiyon almalıyız.

  • Teknoloji neden eğitim süreçlerine hızlıca entegre ve yeterince verimli olamıyor?

    Teknoloji neden eğitim süreçlerine hızlıca entegre ve yeterince verimli olamıyor?

    Dürüst konuşalım: Okullarda yapay zekaya “hemen şimdi” geçmek kulağa cazip geliyor ama gerçek hayatta işler biraz daha karmaşık. Evet, yapay zekâ, veri analitiği bize hızı, şeffaflığı ve ölçülebilir sonuçları vaat ediyor; yine de bir kurumun bu araçları gündelik akışına yerleştirmesi bir düğmeye basmak kadar kolay değil. İlk tökezleme çoğu zaman planla pratik arasındaki boşlukta oluyor: “Ne kullanacağız, niçin kullanacağız, nasıl ölçeceğiz?” soruları netleşmeden atılan adımlar kısa sürede motivasyon kaybına dönüşüyor.

    Bir diğer mesele güvenlik ve mahremiyet; öğrencilerin ve öğretmenlerin verileri söz konusu olunca herkes haklı olarak temkinli davranmak istiyor. Bu temkin, sağlam parola politikalarından yedeklemeye, kimlik avı farkındalığından erişim yetkilerine kadar küçük ama kritik alışkanlıklar gerektiriyor ve bu alışkanlıkları yerleştirmek zaman alıyor.

    Kapasite tarafında da duvara çarpabiliyoruz: kurmak kolay, fakat öğretmenlerin ölçme-değerlendirme takvimlerini, rubriklerini, geri bildirim rutinlerini bu sisteme taşımak; yöneticilerin de buradan gelen veriyi gerçekten kararlarına yansıtması ayrı bir emek.

    Üstelik kültürel direnç de var: Yıllardır işleyen yöntemleri olan insanlar “Bu iş benim işimi kolaylaştıracak mı, yoksa daha çok ekran başında kalmama mı yol açacak?” diye soruyor. Bu noktada şeffaf iletişim ve küçük, görünür kazanımlar çok işe yarıyor. Peki daha insancıl ve gerçekçi bir yol haritası nasıl olur?

    Önce amaçta anlaşalım: “Teknoloji kullanmış olmak için teknoloji” yerine, bir dönem boyunca tek bir probleme odaklanan küçük bir pilot seçin; mesela devamsızlığı düşürmek ya da geri bildirim hızını artırmak. Bu pilot için üç şeyi birlikte tasarlayın: süreç (kim neyi, ne zaman yapacak), veri (hangi göstergeleri izleyeceğiz) ve güvenlik (şifre, yedek, yetki, ihlal planı).

    Öğretmenlere ve idari ekibe “hemen ideal olalım” baskısı yerine, haftalık 30 dakikalık mikro atölyeler ve birbirinden öğrenme oturumları sunun; herkes aynı ritimde ilerlemeyecek, bu normal.

    Öğrenci ve veliyi de baştan ortak yapın: Ne toplanıyor, neden toplanıyor, size nasıl fayda sağlayacak; açık ve sade bir dille anlatın. Seçtiğiniz araçlar için karmaşık paneller yerine “günlük kullanım için üç adım” tarzı kısa akışlar hazırlayın; insanların ilk 10 dakikada başarı hissi yaşaması, sistemi benimsemeyi hızlandırır.

    Yapay zekâ tarafında ise minimalist davranın: Sizi gerçekten destekleyen iki-üç senaryoya odaklanın (erken uyarı, otomatik geri bildirim taslakları, içerik düzenleme gibi) ve her senaryoya “insan kontrolü” adımı ekleyin; kararlar nihayetinde insana ait olsun.

    Ay sonunda küçük ama net bir değerlendirme yapın: Hangi göstergede kaç puan ilerledik, hangi adım zorladı, nerede sadeleştirebiliriz? Bu iç görüleri ekiple paylaşın, görünür kılın ve gelecek döneme yalnızca işe yarayan parçaları taşıyın. Kısacası, teknoloji entegrasyonunu seri küçük koşular olarak düşünün. Önce güven ve mahremiyeti oturtan basit önlemler, ardından tek bir probleme odaklı pilot, şeffaf iletişim ve küçük kazanımlar; sonrasında adım adım ölçekleme… Böyle ilerlediğinizde teknoloji, kimsenin üzerine yük olmayan, tersine nefes aldıran bir yardımcıya dönüşür. En güzel yanı da şu: Bir kez doğru kurulduğunda, sistem sizin yerinize tekrar eden işleri üstlenir; siz de zamanınızı öğrencilerin öğrenmesini iyileştiren asıl meseleler için kullanırsınız.

    Yazar: Said Nihat Önal

  • Öğretim Sürecinde İnsan ve Teknolojinin Dengesi

    Öğretim Sürecinde İnsan ve Teknolojinin Dengesi

    Geleneksel öğretim yöntemleri yıllarca öğrenciler ve öğretmenler arasında kurulan doğrudan etkileşim üzerine inşa edilmiştir. Tahtaların dijitalleşmesi, kitapların çevrimiçi platformlara taşınması gibi adımlar sınıf deneyimini değiştirmiş olsa da, öğretmen-öğrenci ilişkisi eğitim sürecinin temelini oluşturmaya devam etmiştir. Günümüzde yapay zekâ, bu ilişkide yeni bir boyut kazandırarak öğrenme süreçlerini kişiselleştirme ve anlamlandırma imkânı sunmaktadır.

    Kişiselleştirme, yapay zekânın eğitimdeki en belirgin katkılarından biridir. Öğrencilerin aynı konuyu farklı hızlarda ve yöntemlerle öğrenebileceği düşüncesi, geleneksel müfredat anlayışına meydan okumaktadır. Yapay zekâ tabanlı öğrenme platformları, öğrencinin önceki başarılarını, öğrenme tercihlerini ve davranışlarını analiz ederek ona özgü bir öğrenme yolu tasarlayabilmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca akademik başarıyı artırmakla kalmaz, aynı zamanda öğrencinin özgüvenini de destekler. Geleneksel eğitimde “yetişemeyen öğrenci” kavramı yerine, yapay zekâ ile “kendine özgü öğrenen birey” anlayışı ön plana çıkmaktadır.

    Yapay zekâ, öğrenme sürecini kesintisiz ve dinamik hâle getirir, öğrencinin sadece değerlendirilmesini değil, aynı zamanda yönlendirilmesini sağlayabilir.

    Yapay zekâ sistemleri bilişsel gelişimin yanı sıra duygusal öğrenmeye de katkı sunar. Duygu analizi yapan uygulamalar, öğrencinin derse ilgisini, motivasyonunu ve zorlandığı alanları belirleyerek öğretmenin dersini yeniden yapılandırmasına imkân tanır. Bu sayede teknoloji, öğrenciyi anlamaya yardımcı bir araç hâline gelir.

    Öte yandan yanlış kullanıldığında öğrencilerin yaratıcılığı ve eleştirel düşünme becerileri olumsuz etkilenebilir. Bu nedenle yapay zekâ, rehberli ve bilinçli bir biçimde kullanılmalı, öğrencinin düşünme yeteneğini desteklemelidir.

    Türkiye’de eğitim politikalarında yapay zekâya verilen önem artmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenler için dijital yeterlik eğitimleri ve yapay zekâ farkındalık programları başlatmıştır. Üniversiteler araştırma merkezleri aracılığıyla pedagojik ve teknolojik boyutları bir arada ele almaktadır. Bu süreçte okulların teknik altyapısının güçlendirilmesi, öğretmenlerin desteklenmesi ve öğrencilerin aktif katılımı, sürdürülebilir bir dönüşümün anahtarıdır.

    Eğitimde yapay zekâ, öğrenmeyi daha kişisel, etkileşimli ve erişilebilir hâle getirebilir. Ancak bu dönüşüm, insan unsurundan koparsa anlamını yitirir. Teknoloji, öğretmeni değil öğretim sürecini dönüştürmelidir. Öğrenciler, makinelerle yarışmak yerine onların rehberliğinde kendilerini tanımayı öğrenmelidir. Geleceğin sınıflarında başarı, algoritmaların değil, insan aklının ve vicdanının gücüyle ölçülecektir. İyi bir eğitim, her zaman insanla başlar.

  • Değişen Dünya Şartları Ekseninde Hızla Yükselen Yapay Zekânın Günlük Hayattaki Kullanımı Örnekleri

    Değişen Dünya Şartları Ekseninde Hızla Yükselen Yapay Zekânın Günlük Hayattaki Kullanımı Örnekleri


    Yüzyılın en çarpıcı teknolojik gelişmelerinden biri olan yapay zekâ (YZ), yalnızca bilimsel araştırmaların değil, aynı zamanda günlük yaşamın da vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Küresel ölçekte artan dijitalleşme, veri hacmindeki patlama ve hesaplama gücündeki gelişmeler, yapay zekâ uygulamalarının yaygınlaşmasına ivme kazandırmıştır. Bu bağlamda, değişen dünya şartları; bireylerin, kurumların ve toplumların YZ tabanlı teknolojilerle etkileşimini yeniden şekillendirmektedir. Bu makalede, yapay zekânın günlük yaşamdaki somut kullanım alanları akademik bir perspektifle incelenmektedir.

    1. Akıllı Asistanlar ve Dil İşleme Uygulamaları
      Doğal dil işleme (NLP) tekniklerinin gelişmesiyle birlikte sanal asistanlar, bireylerin gündelik işlerini kolaylaştıran başlıca araçlar hâline gelmiştir. Siri, Google Assistant, Alexa gibi YZ tabanlı asistanlar; takvim yönetimi, hatırlatıcılar, haber takibi ve sesli komutla cihaz kontrolü gibi birçok işlevi yerine getirebilmektedir. Bu sistemler, kullanıcı verilerinden öğrenerek kişiselleştirilmiş hizmet sunabilmekte; bu da onların etkileşim düzeylerini artırmaktadır. Aynı zamanda çok dilli çeviri uygulamaları ve yazım denetleyicileri de bireylerin küresel iletişim becerilerini artırmada önemli bir rol üstlenmektedir.
    2. Sağlık Hizmetlerinde Yapay Zekâ
      YZ teknolojilerinin en hızlı entegre olduğu alanlardan biri sağlık sektörüdür. Görüntü işleme teknikleri sayesinde radyolojik görüntüler daha hızlı ve doğru biçimde analiz edilebilmekte; kanser teşhisi gibi kritik süreçlerde hata payı azaltılmaktadır. IBM’in Watson Health gibi platformları, hasta verilerini tarayarak tanı ve tedavi süreçlerine destek vermektedir. Ayrıca, bireylerin sağlık durumlarını sürekli izleyen giyilebilir cihazlar, YZ algoritmalarıyla birlikte çalışarak önleyici sağlık hizmetlerini mümkün kılmaktadır.
    3. Ulaşım ve Navigasyon Sistemleri
      YZ’nin günlük yaşamdaki en görünür etkilerinden biri de ulaşım alanındadır. Google Maps ve Waze gibi uygulamalar, gerçek zamanlı trafik verilerini analiz ederek optimum rota önerilerinde bulunmakta ve yolculuk sürelerini azaltmaktadır. Bununla birlikte, otonom araç teknolojileri de hızla gelişmekte ve çeşitli şehirlerde pilot uygulamalarla test edilmektedir. Bu araçlar, sensörler ve YZ algoritmaları sayesinde çevrelerini algılayarak sürücüsüz şekilde hareket edebilmektedir. Otonom ulaşım sistemleri, gelecekte bireysel mobiliteyi dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.
    4. Finansal Hizmetler ve Dijital Bankacılık
      Finans sektörü, büyük veri ve YZ’nin entegrasyonundan en çok fayda sağlayan alanlardan biridir. Kredi skorlama, dolandırıcılık tespiti ve algoritmik yatırım danışmanlığı gibi uygulamalar, YZ’nin sunduğu hızlı ve doğru analiz kapasitesinden yararlanmaktadır. Mobil bankacılık uygulamalarındaki sohbet robotları, müşteri hizmetleri süreçlerini hızlandırmakta ve kullanıcı memnuniyetini artırmaktadır. Ayrıca, bireylerin harcama alışkanlıklarını analiz eden sistemler, kişiselleştirilmiş finansal öneriler sunarak bütçe yönetimini kolaylaştırmaktadır.
    5. Eğitimde Kişiselleştirilmiş Öğrenme Deneyimi
      Eğitim teknolojilerinde YZ kullanımı, öğrenci merkezli yaklaşımların hayata geçirilmesini mümkün kılmaktadır. Öğrenci performansını analiz eden sistemler, bireysel öğrenme stillerine uygun içerikler önererek öğrenme sürecini optimize etmektedir. Duolingo ve Khan Academy gibi platformlar, YZ algoritmaları sayesinde kullanıcıların güçlü ve zayıf yönlerini belirleyerek yönlendirme yapabilmektedir. Böylece öğrenme süreci daha etkili ve verimli hâle gelmektedir.
    6. Günlük Tüketici Deneyimlerinde Yapay Zekâ
      E-ticaret siteleri ve dijital platformlar, kullanıcı verilerini analiz ederek kişiselleştirilmiş reklamlar ve ürün önerileri sunmaktadır. Amazon ve Netflix gibi şirketler, YZ tabanlı öneri sistemleri ile kullanıcı tercihlerine uygun içerikleri ön plana çıkararak hem kullanıcı deneyimini geliştirmekte hem de satış hacmini artırmaktadır. Benzer şekilde, yüz tanıma sistemleri, akıllı ev cihazları ve robot süpürgeler gibi araçlar da günlük yaşamın konforunu artıran örnekler arasında yer almaktadır.


    Günümüzde yapay zekâ, yalnızca ileri teknoloji laboratuvarlarının değil, sıradan bireylerin günlük hayatlarının da ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Sağlıktan ulaşıma, eğitimden finansal hizmetlere kadar çok çeşitli alanlarda kullanılan YZ sistemleri, hem bireysel yaşamı kolaylaştırmakta hem de toplumsal düzeyde verimliliği artırmaktadır. Ancak bu hızlı gelişim süreci, etik, güvenlik ve gizlilik gibi konuların da dikkatle ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle, yapay zekâ teknolojilerinin günlük yaşamdaki etkilerinin yalnızca teknik değil, aynı zamanda toplumsal ve etik boyutlarıyla da değerlendirilmesi önem arz etmektedir.

  • Gelecekte gerçekleşebilecek eğitim-öğretim senaryoları nelerdir?

    Gelecekte gerçekleşebilecek eğitim-öğretim senaryoları nelerdir?

    Eğitim dünyası, yapay zekâ, genişletilmiş gerçeklik ve biyoteknoloji’nin hızla gelişmesiyle birlikte tarihinin en büyük dönüşümlerinden birine hazırlanıyor. Klasik sınıf düzeni, kara tahta ve tek tip müfredatla şekillenen eğitim anlayışı yerini, insan ile teknolojinin iç içe geçtiği hibrit öğrenme ortamlarına bırakıyor. Bu dönüşüm, yalnızca araçların değişmesi anlamına gelmiyor; bilginin nasıl üretildiği, aktarıldığı ve sorgulandığı kökten yeniden tanımlanıyor. Peki, gelecekte bizi hangi eğitim senaryoları bekliyor ve bu dönüşüm beraberinde hangi yeni zorlukları getiriyor?

    Dijital beşeri bilimler ve post-hümanist eğitim alanında geleceği şekillendirecek beş temel senaryo vurgulanıyor: yapay zekâ destekli araştırma, insan-makine işbirliğine dayalı öğrenme ortamları, genişletilmiş gerçeklik temelli eğitim, etik ve kültürel çeşitliliğe duyarlı yapay zekâ sistemleri ve hiper-kişiselleştirilmiş öğrenme modelleri.

    Yapay zekâ artık yalnızca veri analizinde değil, tarihsel belgelerin çözümlenmesinde, eski metinlerin çevrilmesinde ve edebi eserlerin yorumlanmasında da aktif bir rol oynuyor. Örneğin, bazı tarihçiler artık binlerce yıllık arşivleri yapay zekâ aracılığıyla tarayarak insan gözünün fark edemeyeceği metinsel örüntüleri ortaya çıkarabiliyor. Benzer şekilde edebiyat araştırmalarında da makine öğrenmesi, metinlerdeki tematik kümeleri belirleyerek yeni yorum kapıları açıyor.

    Bir diğer senaryo, insanın bilişsel kapasitesini artıran post-hümanist öğrenme ortamları. Nöroteknoloji üzerine yapılan son çalışmalar öğrencilerin beyin-dalga arayüzleri aracılığıyla bilgiye doğrudan erişmesini sağlayabilecek bir gelecekten bahsediyor. Örneğin, hibrit insan-makine sınıflarında öğretmenler, yapay zekâ asistanlarıyla birlikte öğrencilere kişiye özel öğrenme deneyimleri sunabilir. Bununla birlikte, bu tür ortamlar ciddi etik soruları da gündeme getiriyor. Öğrenmenin artık sadece insan-insan etkileşimiyle sınırlı olmaması, “öğrenmede insanlık payı”nın yeniden tanımlanmasını gerektiriyor.

    Genişletilmiş ve sanal gerçeklik teknolojileri de geleceğin eğitiminde güçlü bir yer ediniyor. Artık tarih dersleri bir müze gezisiyle sınırlı değil; öğrenciler VR gözlükleriyle Roma Forum’u içinde gezebiliyor, Orhun Yazıtları’nı üç boyutlu olarak inceleyebiliyor ya da bir romanın sahnelerine “içeriden” dahil olabiliyor. Bu tür uygulamalar öğrenmeyi daha deneyimsel ve kalıcı hale getirirken, erişim eşitsizliği önemli bir engel oluşturuyor.

    Son olarak, hiper-kişiselleştirilmiş öğrenme modelleri geleceğin en tartışmalı alanlarından biri. Yapay zekâ destekli öğretmenler ve davranışsal analiz sistemleri, öğrencilerin öğrenme hızına, ilgilerine ve duygusal durumlarına göre içerik sunabiliyor. Bu, öğrenmeyi daha verimli hale getirirken aynı zamanda veri gizliliği, entelektüel çeşitliliğin azalması ve öğrencilerin yalnızca “kendilerine özel filtrelenmiş” bilgiyle karşılaşmaları gibi sorunları da beraberinde getirebilir. Bazı uzmanlar, bu durumun eğitimde “entelektüel yankı odaları” yaratabileceği uyarısında bulunuyor.

    Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki geleceğin eğitim senaryoları yalnızca teknolojik yeniliklerle değil, derin etik, kültürel ve pedagojik tartışmalarla da şekillenecek. Yapay zekâ ve dijital teknolojiler öğrenmeyi dönüştürme potansiyeline sahip olsa da bu dönüşümün yönünü belirleyecek olan, bu araçları nasıl tasarladığımız ve kullandığımız olacak. Eğitimciler, öğrenciler ve politika yapıcılar için temel soru şu: Bu teknolojiler insanı merkezden çıkaran bir eğitim mi yaratacak, yoksa insanı daha da güçlendiren yeni bir öğrenme çağına mı kapı aralayacak? Bugün verilecek cevaplar, yarının sınıflarının şeklini belirleyecek.

    Yazar: Said Nihat Önal

  • Dönüşüm, eğitimde olması gereken adalet ve güveni gölgeliyor mu?

    Dönüşüm, eğitimde olması gereken adalet ve güveni gölgeliyor mu?

    Eğitim dünyası belki de tarihinin en hızlı değişimlerinden birini yaşıyor. Birkaç yıl öncesine kadar sadece filmlerde gördüğümüz yapay zekâ, artık sınıflara girmeye başladı. Öğretmenlere destek oluyor, öğrencilere kişisel yollar çiziyor, sınav kağıtlarını değerlendiriyor. Bazen öğretmenin saatlerce yapacağı işi saniyeler içinde bitiriyor. Bu hız ve kolaylık gerçekten heyecan verici. Fakat aynı zamanda aklımızın bir köşesinde şu soru da beliriyor: Acaba bu dönüşüm, eğitimde olması gereken adalet ve güveni gölgeliyor mu?

    Düşünsenize, bir öğrenci yapay zekâ tabanlı bir sistemden destek alıyor. Eksik kaldığı konularda ona özel içerikler hazırlanıyor, hataları anında düzeltiliyor. Bu hem öğrenci için büyük bir katkı hem de öğretmen için ciddi bir zaman tasarrufu. İşte yapay zekânın en değerli tarafı burada: öğretmeni devreden çıkarmak değil, ona yardımcı olmak. Daha çok öğrenciye ulaşabilmek, ders dışında da onların yanında olabilmek için güçlü bir araç aslında. Ancak burada ince bir çizgi var; eğer tüm sorumluluk algoritmalara bırakılırsa, eğitim yalnızca hız kazanır ama insani yönünü kaybetme riski taşır.

    Bu ince çizginin önemini dünyadan gelen örnekler açıkça gösteriyor. Avustralya’da sınav kağıtlarını artık yapay zekâ değerlendiriyor. Amerika’da bir okulda klasik öğretmen modeli yerini rehberlere ve yapay zekâya bırakmış durumda. İlk bakışta başarı oranları artıyor gibi görünüyor. Fakat akıllara şu sorular geliyor: Sistem gerçekten adil mi? Öğrenciye verilen kararların arkasında nasıl bir mantık var? Veliler ya da öğretmenler bu kararları sorguladığında şeffaf cevaplar alabiliyor mu?

    Tam da bu noktada asıl mesele ortaya çıkıyor: Yapay zekânın nasıl ve hangi değerlerle kullanıldığı. Çünkü bu sistemler öğrencilerin her bilgisini topluyor, kaydediyor ve işliyor. Hangi konularda zorlandığını, hangi hızda cevap verdiğini, hangi tercihleri yaptığını… Peki bu bilgiler güvenli bir şekilde korunuyor mu? Ya da sistemler bu veriler üzerinden önyargılı sonuçlar üretirse, bunun sorumlusu kim olacak? İşte işin etik boyutu tam da burada devreye giriyor.

    Bir öğrencinin yapay zekâ tarafından yanlış yönlendirilmesi ihtimalini düşünelim. Belki bir sınavda notu gereksiz yere düşük verildi, belki bir konuda hatalı bir öneri sunuldu. Bu durumda sorumluluk kimin üzerinde olacak? Yazılım şirketinin mi, öğretmenin mi, yoksa okulun mu? Net bir cevabın olmaması bile başlı başına bir etik sorun. Üstelik yalnızca sorumluluk değil, şeffaflık da önemli bir mesele. Yapay zekâ neden böyle bir karar verdiğini çoğu zaman açıklayamıyor. Yani çocuğunuzun geleceğini etkileyen bir kararı, aslında nasıl verildiğini bilmediğimiz bir “kara kutuya” emanet etmiş oluyoruz.

    Bütün bu endişelere rağmen yapay zekânın eğitimde çok büyük bir potansiyel taşıdığı da açık. Öğretmenlerle birlikte kullanıldığında öğrenmeyi kişiselleştirebilir, başarıyı artırabilir, öğretmenlerin üzerindeki yükü hafifletebilir. Fakat bu teknolojiyi sınıflara sokarken unutmamamız gereken şey, öğrencilerin sadece bilgi değil, aynı zamanda adalet, güven ve eşitlik içinde eğitim alma hakkına sahip olduğudur. Yani mesele yalnızca teknolojiyi ne kadar hızlı kullanabildiğimiz değil, onu ne kadar doğru ve sorumlu şekilde yönlendirebildiğimizdir.

    Sonuç olarak, gelecek artık sınıflarda. Yapay zekâ ne tamamen bir mucize ne de mutlak bir tehdit. Onu değerli kılacak olan, bizim onu nasıl kullandığımız olacak. Eğer etik ilkeleri göz ardı etmeden, öğretmenlerin rehberliğiyle birlikte eğitimde yerini alırsa, öğrenciler için gerçekten yeni ufuklar açabilir. Ama unutmamamız gereken en önemli şey şu: Teknolojiyi yöneten biziz. Geleceği belirleyecek olan makineler değil, onlara yüklediğimiz değerler olacak.

    Yazar: İKRA BEDİR