Dönüşüm, eğitimde olması gereken adalet ve güveni gölgeliyor mu?

Eğitim dünyası belki de tarihinin en hızlı değişimlerinden birini yaşıyor. Birkaç yıl öncesine kadar sadece filmlerde gördüğümüz yapay zekâ, artık sınıflara girmeye başladı. Öğretmenlere destek oluyor, öğrencilere kişisel yollar çiziyor, sınav kağıtlarını değerlendiriyor. Bazen öğretmenin saatlerce yapacağı işi saniyeler içinde bitiriyor. Bu hız ve kolaylık gerçekten heyecan verici. Fakat aynı zamanda aklımızın bir köşesinde şu soru da beliriyor: Acaba bu dönüşüm, eğitimde olması gereken adalet ve güveni gölgeliyor mu?

Düşünsenize, bir öğrenci yapay zekâ tabanlı bir sistemden destek alıyor. Eksik kaldığı konularda ona özel içerikler hazırlanıyor, hataları anında düzeltiliyor. Bu hem öğrenci için büyük bir katkı hem de öğretmen için ciddi bir zaman tasarrufu. İşte yapay zekânın en değerli tarafı burada: öğretmeni devreden çıkarmak değil, ona yardımcı olmak. Daha çok öğrenciye ulaşabilmek, ders dışında da onların yanında olabilmek için güçlü bir araç aslında. Ancak burada ince bir çizgi var; eğer tüm sorumluluk algoritmalara bırakılırsa, eğitim yalnızca hız kazanır ama insani yönünü kaybetme riski taşır.

Bu ince çizginin önemini dünyadan gelen örnekler açıkça gösteriyor. Avustralya’da sınav kağıtlarını artık yapay zekâ değerlendiriyor. Amerika’da bir okulda klasik öğretmen modeli yerini rehberlere ve yapay zekâya bırakmış durumda. İlk bakışta başarı oranları artıyor gibi görünüyor. Fakat akıllara şu sorular geliyor: Sistem gerçekten adil mi? Öğrenciye verilen kararların arkasında nasıl bir mantık var? Veliler ya da öğretmenler bu kararları sorguladığında şeffaf cevaplar alabiliyor mu?

Tam da bu noktada asıl mesele ortaya çıkıyor: Yapay zekânın nasıl ve hangi değerlerle kullanıldığı. Çünkü bu sistemler öğrencilerin her bilgisini topluyor, kaydediyor ve işliyor. Hangi konularda zorlandığını, hangi hızda cevap verdiğini, hangi tercihleri yaptığını… Peki bu bilgiler güvenli bir şekilde korunuyor mu? Ya da sistemler bu veriler üzerinden önyargılı sonuçlar üretirse, bunun sorumlusu kim olacak? İşte işin etik boyutu tam da burada devreye giriyor.

Bir öğrencinin yapay zekâ tarafından yanlış yönlendirilmesi ihtimalini düşünelim. Belki bir sınavda notu gereksiz yere düşük verildi, belki bir konuda hatalı bir öneri sunuldu. Bu durumda sorumluluk kimin üzerinde olacak? Yazılım şirketinin mi, öğretmenin mi, yoksa okulun mu? Net bir cevabın olmaması bile başlı başına bir etik sorun. Üstelik yalnızca sorumluluk değil, şeffaflık da önemli bir mesele. Yapay zekâ neden böyle bir karar verdiğini çoğu zaman açıklayamıyor. Yani çocuğunuzun geleceğini etkileyen bir kararı, aslında nasıl verildiğini bilmediğimiz bir “kara kutuya” emanet etmiş oluyoruz.

Bütün bu endişelere rağmen yapay zekânın eğitimde çok büyük bir potansiyel taşıdığı da açık. Öğretmenlerle birlikte kullanıldığında öğrenmeyi kişiselleştirebilir, başarıyı artırabilir, öğretmenlerin üzerindeki yükü hafifletebilir. Fakat bu teknolojiyi sınıflara sokarken unutmamamız gereken şey, öğrencilerin sadece bilgi değil, aynı zamanda adalet, güven ve eşitlik içinde eğitim alma hakkına sahip olduğudur. Yani mesele yalnızca teknolojiyi ne kadar hızlı kullanabildiğimiz değil, onu ne kadar doğru ve sorumlu şekilde yönlendirebildiğimizdir.

Sonuç olarak, gelecek artık sınıflarda. Yapay zekâ ne tamamen bir mucize ne de mutlak bir tehdit. Onu değerli kılacak olan, bizim onu nasıl kullandığımız olacak. Eğer etik ilkeleri göz ardı etmeden, öğretmenlerin rehberliğiyle birlikte eğitimde yerini alırsa, öğrenciler için gerçekten yeni ufuklar açabilir. Ama unutmamamız gereken en önemli şey şu: Teknolojiyi yöneten biziz. Geleceği belirleyecek olan makineler değil, onlara yüklediğimiz değerler olacak.

Yazar: İKRA BEDİR

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir