Ebeveynler ve eğitimciler olarak hepimizin ortak bir endişesi var: Ekranlar. Çocuklarımızın telefon, tablet ve bilgisayarlarla geçirdiği vakit, onların sosyal becerilerini köreltiyor mu? Onları daha doyumsuz, daha az empatik ve daha sabırsız bireyler mi yapıyor? Bu soruların cevabını ararken, bence, teknolojiyi toptan bir “düşman” veya “kurtarıcı” olarak etiketlemek yerine, durup çok daha kritik bir kavramı konuşmamız gerekiyor: Sosyal Duygusal Öğrenme. Fikrimce, bu kavram, yani bireyin kendi duygularını tanıması, yönetmesi, başkalarına karşı empati kurması, pozitif ilişkiler geliştirmesi ve sorumlu kararlar alabilmesi, akademik bilgiden çok daha değerli bir yaşam pusulası. Okuduğum kaynaklara göre bu, eskiden “karakter eğitimi” veya “adap” dediğimiz kavramların günümüzdeki bilimsel ve yapılandırılmış hâli. Peki, bu kritik becerilerin ekranlarla olan ilişkisi tam olarak nedir?Okuduğum kaynaklara göre, bu sorunun cevabı teknolojinin “nasıl” kullanıldığına bağlı olarak tamamen değişiyor. Örneğin, ortaokul öğrencileriyle yapılan bir araştırma, endişelerimizde ne kadar haklı olabileceğimizi gösteriyor. Araştırma bulgularına göre, dijital oyun bağımlılığı arttıkça, öğrencilerin sosyal duygusal öğrenme becerileri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalıyor. Yani pasif, tek yönlü ve bağımlılık düzeyindeki ekran tüketimi, gerçek hayatın sosyal ve duygusal zorluklarıyla başa çıkma yeteneğimizi zayıflatıyor. Özellikle aksiyon, dövüş ve spor gibi yüksek mental tempo içeren oyunları oynayanlarda bağımlılık düzeyinin daha yüksek olması ve bu çocukların sosyal ortamlarda uyum yerine saldırgan tavırlar sergileyebilmesi, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir vaka çalışması. Ancak, madalyonun bir de diğer yüzü var. Bence teknoloji, doğru kullanıldığında, bir izolasyon aracı değil, tam tersine bir işbirliği platformu olabilir. Okul öncesi çocuklarla yürütülen bir başka çalışmada, “dijital öyküleme” yöntemi kullanılmış. Çocuklar, gruplar hâlinde, öğretmen rehberliğinde kendi dijital hikâyelerini yaratmışlar. Sonuç? Teknoloji burada bir amaç değil, bir araç olarak kullanıldığında, çocukların eleştirel düşünme, esnek olma, farklı çalışma gruplarına uyum sağlama ve planlı çalışma gibi sosyal-duygusal becerilerinde kayda değer gelişimler gözlenmiş.İşte bu noktada, tüm bu sosyal ve duygusal becerilerin neden bu kadar hayati olduğunu kariyer gelişimi açısından ele almalıyız. Fikrimce, 21. yüzyılın iş dünyası artık bizden sadece ne bildiğimizi değil, bildiğimizle nasıl çalıştığımızı, nasıl iletişim kurduğumuzu ve ne kadar esnek olduğumuzu bilmek istiyor. Endüstri 4.0 ve dijitalleşme, pek çok mesleği ortadan kaldırırken veya dönüştürürken, robotların yapamayacağı beceriler öne çıkıyor. Okuduğum kaynaklara göre “21. yüzyıl yaşam ve kariyer becerileri” olarak adlandırılan esneklik, uyum, girişkenlik, sosyal etkileşim, liderlik ve sorumluluk gibi yeterlikler, sosyal duygusal öğrenme becerileriyle neredeyse birebir örtüşüyor. Yani çocuğumuzun gelecekte başarılı bir mühendis, doktor veya sanatçı olmasını istiyorsak, onun sadece problem çözmesini değil, aynı zamanda stresini yönetebilmesini, kendini motive edebilmesini ve bir ekibin parçası olabilmesini sağlamalıyız. Bu beceriler, artık öğrencilerin yükseköğretime ve iş yaşamına hazırlanmasında en az akademik başarı kadar önemli bir role sahip.Peki, ne yapmalıyız? Bence bu kritik becerilerin gelişimini sadece ailelerin omuzlarına yükleyemeyiz veya sadece “oyun oynama” demekle yetinemeyiz. Bu, topyekûn bir eğitim politikası meselesi. Okullarda, öğretmenlerin ve psikolojik danışmanların bu süreçte kilit bir rolü var. Sosyal duygusal öğrenme becerilerinin, tıpkı matematik veya dil bilgisi gibi, açık bir şekilde öğretilmesi ve ders müfredatlarına entegre edilmesi gerekiyor. En önemlisi de, öğretmenlerin bu becerileri sadece aktaran değil, aynı zamanda kendi sınıf yönetimlerinde ve öğrencilerle kurdukları ilişkide bizzat model olan kişiler olmaları şart. Belki de artık çocuklarımıza “ekranı kapat” demek yerine, “ekranla ne yapıyorsun?” diye sormalıyız. Pasif bir tüketici misin, yoksa aktif bir üretici mi? Yalnız mı oynuyorsun, yoksa işbirliği içinde yeni bir şey mi yaratıyorsun? Geleceğin anahtarı, bu soruların cevaplarında saklı.


Bir yanıt yazın